Marcus Lucinius Crassus Kimdir? : Güç, Para ve Trajik Son

Roma tarihinin o gürültülü, iç içe geçmiş ve çoğu zaman kan, hırs, fırsatçılık ve rastlantılarla örülü sahnesinde Marcus Licinius Crassus, hem paranın üstünden imparatorluk hayalleri kuran hem de bunun ağırlığını ömrünün sonunda kaldırmayı başaramayan tuhaf bir figürdür. Onun hikâyesi, Roma’nın cumhuriyet hâlindeki en kırılgan dönemini anlamak için birebir; çünkü Crassus’un yükselişi ve düşüşü yalnızca bir adamın kişisel serüveni değildir. Daha çok zamanın ekonomik damarının nasıl attığını, güç paylaşımının nasıl çatışmalara dönüştüğünü ve Roma’nın dışarıya bakarken içeride büyüttüğü gölgeleri gösteren bir aynadır.

Marcus Lucinius Crassus Kimdir?
Marcus Lucinius Crassus

Marcus Crassus'un Soyu

Crassus, MÖ 115 civarında Roma’nın köklü ama çok da efsanevi olmayan pleb ailelerinden birinde doğdu. Bu aile “Licinii” soyadını taşıyordu ve Roma’nın sosyal merdiveninde yüksekte sayılabilecek bir noktada bulunuyordu; fakat Crassus’un hayatını belirleyen asıl kırılma, babasının siyasi karışıklıklar içinde sürgüne itilmesi ve onun bu dönemde servetini bir kenara bırakıp hayatta kalmaya çalışmasıydı. Çoğu tarihçi, Crassus’un zenginliğe olan hırslı tutkusunun çocukluk döneminde yaşadığı bu sarsıntının doğal bir sonucu olduğunda hemfikir. Paranın insanda bıraktığı boşluğu ya da açgözlü bir iştahı hangi kelime daha iyi tarif eder bilinmez ama Crassus’un karakterinde bu gerilimi her satırda hissedersiniz.

Kendisini Roma'nın politik arenalarına sokan şey de tam olarak bu boşluktu. Para, güç; güç, nüfuz; nüfuz ise Roma'da yeni kapılar demekti. Bu zinciri o kadar iyi kavramıştı ki, ileride onun adını duyunca insanların aklına bir komutan değil, önce bir “finans gücü” gelir hale gelecekti.

Marcus Crassus'un Serveti

Crassus’un hayatında servet, yalnız bir araç değil, esas kimlikti. Kimi kaynaklara göre Roma tarihinin en zengin adamıydı; kimilerine göreyse en azından döneminin tartışmasız birincisiydi. Bu serveti nasıl kazandığı ise bugün bile tartışılmayı hak eden bir konu. Yangınlardan yıkık evleri kelepir fiyatına alıp köleleriyle yeniden onarması, borç batağındaki soyluları düşük faizle değil, acımasız şartlarla finanse etmesi, siyasetteki nüfuzunu ekonomik güce çevirmesi… Bunların hepsi, onun Roma’nın ekonomik damarlarını nasıl okuduğunu gösteren detaylardır.

Hatta bazen onun ünü, zenginliğini nasıl “ahlaki sınırların dışında” kazandığıyla ilgilidir. Ama Roma’da ahlak dediğiniz şey, dönemin güç ilişkileri içinde zaten fazlasıyla esnekti; bu yüzden Crassus’un yöntemleri, onu yargılamaktan çok dönemin ekonomik zekâsını ortaya koyar.

Modern yorumcular Crassus’un servet anlayışını, antik dünyanın erken “sermaye birikimi” modellerinden biri olarak görür. Yani o sadece bir zengin değildi; sistemin açıklarını okuyabilen ve bunu bir güç makinesi hâline getiren ilk adamdı.

Siyasi Ortaklık

Crassus’un politik kariyeri, tek başına yürütebileceği bir yol değildi. Bu nedenle Pompeius ve Gaius Julius Caesar ile kurduğu “Birinci Üçlü Yönetim” (Triumvirlik) dönemi onun hem siyasi hem de toplumsal adımlarının en görünür hâle geldiği evredir. Crassus burada parasıyla, Caesar zekâsıyla, Pompeius ise askeri ihtişamıyla masaya oturmuş gibidir. Üçünün birleşimi, Roma’da senatoyu ve geleneksel düzeni rahatsız eden bir birlik oluşturmuştu.

Crassus’un bu yapı içinde asıl rolü, Caesar’ın siyasi kariyerine finansal bir omurga sağlamak ve Pompeius’un nüfuzuna karşı denge oluşturmaktı. Fakat bu birlik asla tam bir uyum değildi. Crassus, Pompeius’un halk üzerindeki popülerliğinden hoşlanmıyordu. Pompeius da Crassus’un paranın gücüyle siyaseti bu kadar rahat manipüle etmesinden rahatsızdı. Caesar ise ikiliyi ustalıkla birbirine bağlayarak kendi yükseliş yolunu açıyordu.

Fakat Crassus’un içindeki “ben de askeri bir zafer elde etmeliyim” duygusu, siyasi dengenin geleceğini belirleyen ana nokta olacaktı.

Spartacus İsyanı

Crassus’un adının ölümsüzleştiği anlardan biri, gladyatör kökenli Spartacus’un başlattığı büyük köle ayaklanmasını bastırmasıdır. Spartacus İsyanı, Roma düzeni için o kadar büyük bir tehdit oluşturmuştu ki senato sonunda Crassus’a tüm yetkileri vererek onu başkomutan ilan etti. Crassus’un bu görevi kabul ederken hedefi yalnızca Roma’yı kurtarmak değil, Pompeius’un o dönem elde ettiği askeri şöhrete denk bir başarıya imza atmaktı.

Spartacus, karizmatik ve askerî açıdan yetenekli bir liderdi. Onun yanında Oenomaus, Crixus ve Gannicus gibi birkaç önemli isim daha vardı. Crassus’un bu dörtlü liderliğe karşı yürüttüğü savaş, hem stratejik hatalar hem de sert disiplin uygulamalarıyla doludur. Hatta onun ünlü “desimasyon” cezasını yeniden canlandırarak kendi askerlerini moral sağlamak için 1’e 10 oranında cezalandırması, Roma tarihinde epey tartışmalı bir yöntem olarak yerini almıştır.

Sonunda isyan bastırılmış, Spartacus ordusu dağılmıştı. Rivayet odur ki Spartacus savaş alanında kaybolmuş, kendisini tanımlayacak hiçbir iz bırakmamıştı. Crassus ise bu zaferin tüm şöhretini almak isterken Pompeius’un son anda gelip kaçakları yok ederek halkın gözünde daha büyük kahraman sayılmasıyla gölgede kalmıştı. İşte bu, Crassus’un içindeki “ben de bir savaş fatihi olmalıyım” tutkusunu daha da körükledi.

Doğu'ya Doğru

Crassus’un hayatının son büyük bölümü, Roma’nın doğu sınırlarına bakarak, Parth (Part) İmparatorluğu üzerine bir sefer düzenleme kararını almasıyla başlar. Bu noktada onun motivasyonu hâlâ tartışmalıdır. Kimine göre Pompeius ve Caesar’ın askeri başarılarının gölgesinde kalmak istemiyordu. Kimine göreyse doğunun zenginliği, servet tutkusunu yeniden canlandırmıştı. Belki ikisi de doğruydu.

Crassus’un Parthlara karşı yürüttüğü sefer, Roma tarihinde görülmüş en büyük askeri felaketlerden biri olmuştur. Sefer hem kötü planlanmış hem de Crassus’un askeri yetenekleri onun hırsıyla kesinlikle uyumlu olmamıştır. Carrhae Savaşı'nda Part süvari okçularının taktikleri karşısında çaresiz kalan Roma ordusu dağıldı, binlerce asker hayatını kaybetti ve Crassus’un kendisi de sonuçta öldürüldü.

Onun ölümü, Roma'nın politik dengesini de paramparça etti. Pompeius ve Caesar arasındaki gerilim artık durdurulamaz hale gelmiş, Cumhuriyet’in imparatorluğa doğru sürüklendiği çatlaklar genişlemişti.

Marcus Crassus’un Ölümü

Crassus’un ölümü, Roma tarihinin hem trajik hem de tuhaf biçimde sembolik anlarından biridir. Çünkü o an, yalnızca bir komutanın düşüşü değildir; aynı zamanda hırsın, yanlış okunan bir coğrafyanın ve Roma’nın doğu politikalarındaki kör noktanın bir özetidir. Kader, bazen insanın en zayıf olduğu noktaya değil, en çok kendine güvendiği yere darbe vurur ya… Crassus’un başına gelen de buydu.

MÖ 53’teki Carrhae Seferi boyunca Crassus, ordusunu Part süvarilerinin hafif ama yıpratıcı taktiklerine karşı doğru konumlandıramadı. Roma’nın ağır lejyonları, o uçsuz bucaksız Mezopotamya düzlüğünde adeta sıkışıp kalmış gibiydi. Partların ünlü “Parthian shot” denilen geri çekilirken atılan ölümcül okları, Roma birliklerini paramparça ederken, Crassus’un yüzündeki inatçı ifade tarihçilerin anlatımlarında bile hissedilir.

Savaş çökerken Crassus, senatörlük asaletiyle değil, hırsının ağırlığıyla hareket etti. Barış görüşmesine çağrıldığında çoğu subayı gitmemesini söyledi. Ama o, hem ordusunu hem kendi onurunu kurtarabileceğine dair içten bir yanılsamayla görüşmeye gitti. Orada çıkan arbede, Roma’nın en zengin adamının sonunu getirdi. Kimine göre bir Part askeri tarafından öldürüldü, kimine göre çıkan kaos içinde kendi adamları bile tam olarak ne olduğunu anlamadı. Ama sonuç değişmedi.

Ölümünden sonra Partların onun boğazına erimiş altın döktüğüne dair ünlü bir rivayet vardır. Tarihçiler bu hikâyenin gerçekliğinden emin değil ama sembolik anlamı öylesine güçlü ki, adeta Crassus’un hayatının özet cümlesi gibi durur: “Para için yaşayan bir adama altından ölüm.” Gerçek olup olmaması çok önemli değil; önemli olan bu hikâyenin neden bu kadar inandırıcı geldiği.

Crassus’un ölümü Roma’nın iç siyasetindeki dengeleri de çatlattı. Üçlü birlik bozuldu, Pompeius ile Caesar arasında savaşın kapısı aralandı. Bir adamın ölümü bir ülkenin kaderini değiştirir derler ya, Crassus bunun en belirgin örneklerinden biridir. Hırsla açılan bir yol, bazen uygarlıkların kader çizgisini bile eğip büker. Crassus’un sonu tam olarak böyle bir gölge bırakır Roma tarihinin üzerine.

Crassus'dan Geriye Kalanlar

Crassus’un geride bıraktığı şey, ne Pompeius gibi büyük orduların zafer destanı, ne Caesar gibi halkı büyüleyen siyasal parlaklık, ne de Spartacus gibi özgürlüğün sembolü olan efsanevi bir figürdü. Onun mirası daha tuhaf bir yerde durur: Para, güç ve hırs üçgeninin insanın kaderini nasıl çarpıtabileceğini anlatan bir uyarı hikâyesinde.

Aynı zamanda Roma tarihini ekonomi üzerinden okuyanlar için Crassus neredeyse merkezi bir örnek teşkil eder. Çünkü Roma’da hem servet dağılımının hem de sosyal dengenin nasıl bozulduğunu anlamak istiyorsanız, Crassus’un yöntemlerini takip etmek yeterlidir. Servetin siyasete nasıl yön verdiğini, kişisel çıkarların devlet çıkarlarıyla nasıl çatıştığını ve bireysel hırsın tarihsel sonucu nasıl etkileyebildiğini anlamak için onun yaşamı fevkalade öğreticidir.

Crassus'un Hayatına Bakış

Marcus Licinius Crassus, tarihte bazen hırslı bir zengin, bazen acımasız bir politikacı, bazen de askeri becerisi sınırlı bir komutan olarak hatırlanır. Ama esas olan, onun hikâyesinin Roma’nın kırılgan siyasal sistemine açtığı penceredir. Para, güç ve prestijin bir insanın iç dünyasını nasıl altüst ettiğini ve bunun bir uygarlığın geleceğini bile nasıl etkileyebileceğini gösteren bir ibret tablosu gibi durur.

Crassus’un hayatı bize şunu anlatır: Bazı insanlar tarihe ihtişamla değil, tarihin görünmeyen damarlarını sıkıca kavrayarak etki eder. O da bunlardan biridir.

Jül Sezar Kimdir?

jül sezar
Jül Sezar
Tarihteki önemi ve yeri büyük olan Romalı bir komutan ve devlet adamıdır. Asil bir aileden gelen Gaius Julius"un oğludur. Annesi Aurelia, asil olmayan bir ailedendi. Caesar, politik davranışlarında çoğunlukla halk tarafını tutmuş, Romalı asillerin halk üzerinde baskılarını kaldırmaya çalışmıştır.

Caesar MÖ. 83′de Marius taraftarlarından 1. Cornelius Cinna"nın kızı Cornelia ile evlenmesi, onun, Marius partisine yaklaşmasına, Sulla ve Mariusçular arasındaki çekişmeye katılmasına yol açtı. Caesar Roma"dan çıkmaya zorlandı. Caesar ancak Sulla"nın (MÖ. 78) ölümünden sonra Roma"ya dönebildi. Sonra hatiplik öğrenimi için Rodos"a ünlü öğretmen ve hatip Apollonius Molo"nun yanına gitti. Beş yıl sonra Roma"ya döndü, kendini tamamiyle siyasete vererek Pompeius tarafını tuttu, cömertliğiyle halkın sevgisini kazanmaya çalıştı.

Caesar MÖ. 68′de, Cornelia"nın ölümü üzerine yüksek bir hayat seviyesi ve geniş bir çevresi olan Pmpeia adlı genç bir kadınla evlendi. Mö 6′de konsüllükten önce gelen bir rütbe olan praetorluğa yükseldi. Bu sırada, Batı Hispania"daki ayaklanmayı bastırarak elde ettiği ganimetlerle borçlarını ödedi, kendini konsüllüğe seçtirmek için Roma"ya gitti. MÖ 59 yılında, muhafazakar Marcus Bibulus ile birlikte konsül seçildi. Aynı yıl, o sıralar Anadolu"dan dönen Pompeius ve Crassus ile anlaşarak “Birinci Triumvirlik” i kurdu.

Konsül olarak Roma"yı tek başına idare etmeye çalışan Caesar, Senato"yu ikinci planda bıraktı. Yeni bir kanunla fakir vatandaşlara ve Pompeius"un terhis edilen askerlerine toprak dağıttı. Vergilerin üçte birini bağışlayarak subayları kendi tarafına çekti. Nihayet 5 yıl içinde kendini Dalmaçya (İllirya), Kuzey İtalya ve Güney Fransa valiliklerine seçtirdi. Kuvvetli rakipleri olan Cicero ile Cato"nun Roma"dan uzaklaştırılmasını sağladıktan sonra, MÖ 58 de Gallia"ya girdi, sekiz yıl içinde Ren nehrinden Pireneler"e kadar bütün ülkeyi ele geçirdi. Tam bir zaferle sonuçlanan Gallia seferinden sonra Caesar aldığı zengin ganimet ve tecrübeli ordusu sayesinde, Roma"nın n güçlü adamı oldu.

Sezar ve Kleopatra


MÖ. 53′de Craussus"un öldürülmesi ve Pompeius"la Caesar"ın arasındaki ilişkinin bozulması üzerine Birinci Triumvirlik sona erdi. MÖ. 49′da senato, Pompeius"un etkisiyle, Caesar"ın ordusunun terhis edilmesini isteyince, Caesar buna sinirlenip emrindeki 5000 askerle Gallia ve İtalya sınırını meydana getiren Rubico ırmağının kıyısına geldi. Senato ordusuna kmutanlık eden Pompeius ile girişilen 60 günlük bir savaştan sonra Caesar"ın ordusu bütün İtalya"yı egemenliği altına aldı. Bundan sonra Pompeius"u Yunanistan"a kadar takip eden Caesar onu MÖ 48 de Pharphalus"ta yapılan meydan savaşında yendi, arkasından Mısır"a gitti. Caesar"dan kaçan Pompeius İskenderiye"de öldürüldü. Bu sırada Mısır"a varan Caesar, Klepatra ile kız kardeşi arasındaki taht kavgasını Kleopatra"nın lehine halletti, sonra Anadolu"ya geçti. Burada Ponpus Kralı Pharnakes"i yendi (MÖ 47), zaferini senatoya “Geldim, Gördüm, Yendim” şeklindeki ünlü sözüyle bildirdi.

Caesar"ın daha sonraki zaferleri birbirini kovalamış, MÖ 46′da Kuzey Afrika"da Pompeius"un başsız kalan ordusunu, MÖ 45′de İspanya"da Pompeius"un iki oğlunu yenilgiye uğratmıştır. Bu başarılarından sonra Caesar, Roma İmparatorluğu"nda bütün yetkinin tek sahibi oldu. Hükümdar ünvanından başka haleflerine de geçmek şartıyla imparator ünvanını aldı, diktatörlüğü 10 yıl için uzatıldı. Quirinus tapınağına heykeli dikildi, ağustos ayına onun adından ötürü Julius adı verildi.


Sezar İle Brütüs"ün Hikayesi


Caesar kazandığı yetkileri iyiye kullanarak devlet bakımından çok faydalı ıslahat yapmış, İtalya şehirlerinin hukuki durumunu bir düzene bağlamış, eyaletlerin idaresini düzeltmiştir. Bu arada borçlara ait kanunları hafifletmiş, eyalet halkına vatandaşlık ve senatör olabilme yetkilerini tanımış, fakir olanların Kartaca"da ve Korent"te koloni kurmalarını sağlamıştır.

Caesar"ın aldığı bu tedbirler, Senatonun yetkilerini ve kuvvetini oldukça sınırlıyordu. MÖ 44′de ömür boyu diktatörlük elde edince, cumhuriyet idaresi yerine monarşist bir rejim kuracağı fikri uyandı. Bunu kabul etmek istemeyen aristokratlar, başlarında Brutus"le Cassius olmak üzere, suikast hazırladılar. MÖ 44′de Martın 15′inde bir senato toplantısına giden Caesar"ı öldürdüler. Sevdiği dostu Brütüs"ü suikastçılar arasında gören Caesar"ın son sözleri “Et tu, Brute?” (Sen de mi, Brutus?) oldu